Saf Okur
“Saf Okur”,
anlatıda “ben” diyen sesin yazar olduğuna inanan kişidir. Okuyucu çoğu zaman
yazarla anlatıcıyı karıştırır, metindeki anlatıcının yazar olduğuna inanır.
Umberto Eco okur tiplerine değinirken Birinci tekil şahıs ağzından yazılan
kitaplar, saf okuru “ben” diyen kişinin yazar olduğuna inanmaya yöneltir.
Elbette bu yazar değil Anlatıcı daha doğrusu Anlatan- sestir. (Eco,1996 s.21)
der. Metnin, okurunu böyle düşünmeye
yöneltmesi söz konusu olduğu için “saf okur” tipine “masum okur” demek daha iyi olabilir. Yine de
“saf okur”daki anlam daha çekicidir.
Okul yıllarımızda, yapıtları “öğretmen
odaklı” yaklaşımlarla açıklamaya çalıştık. Hep bir ağızdan aynı -yani tek bir-
anlamı arayan okumalar gerçekleştirdiğimiz romanlardaki “ben” anlatıcının
yazarın kendisi olduğunu düşündük. Masum arayışlarla metnin içinde “yazar
denilen kişiyi” aradık durduk. Yakup Kadri’, Yaban romanına (Anadolu’yu kastedip) “Ben burada diri
diri toprağa gömülmüş gibiyim.” diye başladığında, “ben”i, “Yazar
Yakup” zannettik. Yazarlar aklımızı
karıştırdı! Saf okur tipine parmakla gösterilebilecek kişiler oluverdik. Ama
içimiz rahat olsun! Çünkü yazar da anlatıcı da birbirlerine yabancı olmayan iki
kişi. Sonuç olarak iki hısım aynı metinde buluşmuş diyelim.
Gerçek yazar, fiziksel olarak var olan,
başka bir belirlemeyle, metni masa başında yazan yazardır. Metindeki yazarsa
yazarın büründüğü kişiliktir. Metindeki olay anlatımına “ben” diye başlayan,
anlatıcı bendir, yazar değildir. Adı “yazar” da olsa, oltaya yaşamından parçalar da koysa- gerçek yazardan
ayrı bir şeydir. Postmodernist biçimcilikte varlığını sürdüren bu “yazan ve
anlatan dostluğu” bize ulaşan çok eski yapıtlarda dahi görülmektedir. Önce Bin
Bir Gece Masalları’na bakalım.
Bin Bir Gece Masalları’nın
anlatıcı-sesi Şehrazat’tır. Ölümden kurtulmak için her gece ilginç ve merak
uyandıran masallar anlatmaya koyulur, gün ağarınca ertesi gece devamını
getirmek üzere en heyecanlı yerinde masalını keser. Bin Bir Gece Masalları’nın
yazarı -eğer başlangıçta bir yazarı varsa-
kendi masalının içindeki masalı üçüncü kişi anlatıcı olan Şehrazat’a
anlattırır. Masal içinde masal yapısı sürüp giderken Şehrazat, hükümdar
Şehriyar’ı günler, aylar yıllar süren bir oyunun içine çeker. Oyun, ölümü
engellemek için bir oyalamadır. Bu Doğu halk öykülerinin yazarı (anlatanı) da
-olaya hazırlık olsun diye uzun betimlemeler yapan yazarlar gibi-
küçümsenmeyecek ustalıkla metninde “oyalama sanatı”nı dener. Demek ki bu
anlatıda bir deneysel (ampirik) yazar, bir örnek yazar, bir de üçüncü tekil
kişi anlatıcısı vardır. Bu durumda saf okur
yazar içinde yazar onun içinde başka bir yazarla karşılaşacak ve infilak
edecektir.
Örnek Okur
“Saf Okur” öldü demek ki. Yok artık.
Okuyucu anlatıcı yazarla, yazar anlatıcının anlattığı diğer yazarı ve de gerçek
yazarı tanıyor. Anlatıcı açısında metnin
birden çok öznesi olduğunu biliyor. Sanki bir kişilik bölünmesi olmuş. Yazar birçok yazara bölünmüş. Metnin öznesi
çoğalmış. Anlatıcı özneler çeşitlendikçe, "yazar" anlatının içine girip konuşmaya
başlayınca saf okur anlatıyı karışık bulup terk edecek yerine daha alımlayıcı,
çözücü bir okur gelecektir.
O halde yeni bir okur tipi bulmalı,
yaratmalı. Kendi yazar tipini yine kendi adıyla gerekli kılan "Örnek Okur" olabilir mi bu? Yazarıyla aynı anlatıda buluşabilen bir okurdan söz edebilir miyiz? Yazarın
niyetini anlayan okurdan.
Bazen yazarlar, yani fiziksel olarak
karşımızda olan yazarlar, bu ya da bunlar benim okuyucum
der, okuyucu da bu benim yazarım. İşte yazarın örnek okuru,
okurun da örnek yazarı böyle bir şey. Ortada bir anlatı varsa, iki dostun
buluşmasıyla anlatı iletişimini kurmuş demektir.
Yukarıda söz ettiğimiz romanında Ahmet
Mithat, Merhaba ey okuyucu! diye başlıyor söze. Ondan bir hikaye
dinlemek isteyen kişiyi –okuru- alıyor karşısına ve hikayeyi anlatmaya
başlıyor. Aslında bir hikaye falan da
yok. Tatlı bir anlatım var ortada, oradan oraya sıçrayan. Bir de roman boyunca
anlatıyı dinlemeye kararlı olan dinleyici -bize göre de okuyucu-. Okuyucu metnin içinde ama pek etkili değil
çünkü o, okuyucuyu, sorularıyla oradan oraya savuruyor. Sorularına okuyucunun
yerine yanıtlar veriyor, orada oturan
zavallı okuyucu yerine düşünerek açıklamalarda bile bulunuyor:
Bak
bana şimdi darılırsan hak kazanırsın. Zira bu defa sözü bir açış açtım ki
kapayayım dedikçe açıla açıla açıldı gitti. Ama yine zararı yok. Vakit geçirmiş
olduk a! Hem de bu arada Mahcemal Hanım’ın kıymet derecesini de tasvir
edebilmiş olduk. Şimdi bir de Cemal Efendi’yi tarif edersek iş biter gider.
Vay bu
Cemal Efendi de kim? (Ahmet Mithat, s.97 )
Buradaki metinde geçen yazar da okur da
bir kurmaca. Sonuç olarak baştan beri roman denilen kurmaca metinden söz
ediyoruz. Kurmacadan ya da üstkurmacadan Postmodernizmin temel estetiklerinin
birinden. Metni karnaval ortamına dönüştürme işinden. Metni karnaval ortamına
dönüştüren kişiden. Edebiyat anlayışını kurgusal buluşlarla dile getiren
yazardan. Hem yazar hem oyuncu olabilen oyun kurucudan.
Oyun,
kurmaca ve gerçek kavramlarının kaygan bir zeminde sürekli yer değiştirdikleri
bu üst kurmaca metinde, roman kişilerinin yazma edimleri oyunla
bütünleştirilir.Geleneksel kurgu tekniğiyle kıyaslandığında, son derece
karmaşık olan kurgu/yapı özellikleri nedeniyle ana sorunsal durumuna gelen
biçimlendirme konusunda kafa yorar romancı, bunu metnin içinde de
sorunsallaştırır; romanın içinde aynı romanın oluşumunu tartışır, bir
üstkurmaca düzlemi oluşturur.(Ecevit 2001,s 56)
O yıllarda kurmaca metinlerle oynayıp
farklı teknikler yakalayan Ahmet Mithat, “ben” diyerek -güya- kendinden söz etmeye çalışıyordu. Bu
da bir oyundu. Kurmacaydı. Oyun içinde oyundu.
Postmodernizmin sevdiği oyunun
kurucusu yazar, metni nasıl yazdığını anlatmaya da başlayabilir. İbrahim
Yıldırım’ın Eylül 2004’te çıkan Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar kitabındaki öykülerde anlatıcı yazar,
aynı öyküyü farklı biçimlerde yazar
durur. Yazar yazma edimiyle uğraşır, yazma edimini kurgular. Okurun gizliden
gizliye merak ettiği şey okuduğu metnin
karalaması, ilk hali olabilir mi acaba? Öyleyse yazar ilk halini
yazıyor, hikayeyi yani. Hemen arkasından ikincisini. İkincisi olgunlaşmış,
artık öykü olmuş hikayedir. İbrahim Yıldırım, oyunu kurgularken bir gölge okuyucu da kurgulamış ve nasıl yazdığını göstermiş ona. Yani metin
kendini anlatmış. Ahmet Mithat ile başlayan, Oğuz Atay’la belirginleşip Orhan
Pamuk’la çeşitlenen bu postmodernist oyun oynama şekline bu çizgide devam
ederek İbrahim Yıldırım’ın Hassas
Ruhlar Şikayetçi Aşklar kitabından
örnekler verelim:
Az sonra yeniden anlatmayı deneyeceğim
öykünün yeltenme ediminin sınırları içinde kalmasını ya da kusursuz bir bütüne
ulaşmasını önemsemediğini söylemeliyim.....yıllar önce şöyle bir başlangıç
yapıp tanıklığa yeltenmiştim.... 1990 yılında şunları yazmıştım:....
Şimdi Mürsel Amcam ve Vahide Yengemin
öyküsünü 3 Ocak 1982 tarihini, derin bir pişmanlık duygusuyla bir kez daha
hatırlayıp, bir kez daha anlatmaya çalışacağım. Umarım bu kez başarılı olurum.
(Yıldırım,2004 s 12)
Okuru metnin üretimine katılmaya çağıran
biçimci üstkurmaca anlatı yazarı başka bir okur tipi dayatıyor.
Yusuf ile Neşide öyküsünde Bin
Bir Gece Masalları’nın anlatımını tattırır. Öyküde postmodernizmin
yaklaşımlarından olan metinlerarasılık da dikkat çeker. Giritli Aziz Efendi’nin
Muhayyelat’ından söz ederken Bin
Bir Gece Masalları işte diye dudak bükenler de vardı.(s 70) der. Anlatıcı
ikiye bölünür. Anlatı içinde anlatı Bin Bir Gece Masalları’nın hikaye
içinde hikaye tekniğine gönderme yaparak anlatılır. Kısalıp akan tümcelerle
şiire kayar. (Bin Bir Gece Masalları’nın masal içindeki şiirlerini
anımsayalım.) Çerçevenin içindeki anlatıcı bizim okur türlerimizden biriyle!
konuşur:
Erkeklik organının canavara
benzetildiği, Gazanfer ile Hikayesi’ni, şehvetperest yazarın aklımda kalmış
biçimiyle daha sonra anlatırım. Şu an iz’an sahibi kişiye kulak vermeliyiz:
(Yıldırım,2004 s 75)
Mühendis Okur
Yazar, üst kurmacada, yazar-anlatıcı,
yazar olarak birkaç kez metni yazma özgürlüğünü ve keyfini yazarken
okuyucu ne yapıyor olabilir diye
düşünelim. Olayı her iki tarihte ayrı ayrı yaşayan anlatıcı- yazarı izlerken
okuru kıstırılıyor. Çeşitliğin içinde okur, gücünü -okur olma gücünü- kurmacadaki
yazarın oyununun içinde kaldığı için ne derece kullanabiliyordur? Üst kurmacada
oyun içinde oyun çoğu yerde okuyucu bir mühendis kesebiliyor. Elinde kalemle
oyunu çözen mühendis.
Acaba bir okuma yöntemi olabilir mi?
Okurun okuma üzerine sorular sorması onu farklı okumalara götürebilir mi? Farklı
okuma biçimleriyle ortaya çıkan yeni anlamlara? Çoğul eylemler çoğul
anlamlar yaratacaktır kuşkusuz. Daha da ileriye bakarsak değişik okur ve yazar
türleri. Bazı yapıtlar, yapıyı çözebilen/bozabilen, oyununun planı üzerinde
düşünen bir okur tipi gerektirir. Bulmacanın içinde kaybolmayan!
Bakın bir okurdan söz edip nerelere
geldik! Bizi metinler nereden nereye
götürüyor! oyunbaz hınzır ve şakacı yazarlar.
Bu tür yazarlara, inanıp inanmamak okura
kalmış bir şey. Ben yalnızca bir aracıyım, derlediklerimi düzen içinde
anlatmaya çalışıyorum:(Yıldırım,2004 s 81)
KAYNAKLAR
· İbrahim
Yıldırım, Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar, Can Yayınları, 2004
· Umberto
Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, çev: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996
· Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim
Yayınları, 1991
· Bin Bir
Gece Masalları, çev: Alim Şerif Onaran, Afa Yayınları,1992
· Ahmet
Mithat, Karı Koca Masalı, çeviriyazı: Nukhet Esen, Kof Yayınları, 1999
· Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist
Açılımlar, İletişim Yayınları, 2001


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder