22 Mayıs 2014 Perşembe

                                                                

Saf Okur                         

“Saf Okur”, anlatıda “ben” diyen sesin yazar olduğuna inanan kişidir. Okuyucu çoğu zaman yazarla anlatıcıyı karıştırır, metindeki anlatıcının yazar olduğuna inanır. Umberto Eco okur tiplerine değinirken Birinci tekil şahıs ağzından yazılan kitaplar, saf okuru “ben” diyen kişinin yazar olduğuna inanmaya yöneltir. Elbette bu yazar değil Anlatıcı daha doğrusu Anlatan- sestir. (Eco,1996 s.21) der. Metnin, okurunu  böyle düşünmeye yöneltmesi söz konusu olduğu için “saf okur” tipine  “masum okur” demek daha iyi olabilir. Yine de “saf okur”daki anlam daha çekicidir.


       Okul yıllarımızda, yapıtları “öğretmen odaklı” yaklaşımlarla açıklamaya çalıştık. Hep bir ağızdan aynı -yani tek bir- anlamı arayan okumalar gerçekleştirdiğimiz romanlardaki “ben” anlatıcının yazarın kendisi olduğunu düşündük. Masum arayışlarla metnin içinde “yazar denilen kişiyi” aradık durduk. Yakup Kadri’, Yaban romanına  (Anadolu’yu kastedip) “Ben burada diri diri toprağa gömülmüş gibiyim.” diye başladığında, “ben”i, “Yazar Yakup”  zannettik. Yazarlar aklımızı karıştırdı! Saf okur tipine parmakla gösterilebilecek kişiler oluverdik. Ama içimiz rahat olsun! Çünkü yazar da anlatıcı da birbirlerine yabancı olmayan iki kişi. Sonuç olarak iki hısım aynı metinde buluşmuş diyelim.
      Gerçek yazar, fiziksel olarak var olan, başka bir belirlemeyle, metni masa başında yazan yazardır. Metindeki yazarsa yazarın büründüğü kişiliktir. Metindeki olay anlatımına “ben” diye başlayan, anlatıcı bendir, yazar değildir. Adı “yazar” da olsa, oltaya  yaşamından parçalar da koysa- gerçek yazardan ayrı bir şeydir. Postmodernist biçimcilikte varlığını sürdüren bu “yazan ve anlatan dostluğu” bize ulaşan çok eski yapıtlarda dahi görülmektedir. Önce Bin Bir Gece Masalları’na bakalım.
      Bin Bir Gece Masalları’nın anlatıcı-sesi Şehrazat’tır. Ölümden kurtulmak için her gece ilginç ve merak uyandıran masallar anlatmaya koyulur, gün ağarınca ertesi gece devamını getirmek üzere en heyecanlı yerinde masalını keser. Bin Bir Gece Masalları’nın yazarı -eğer başlangıçta bir yazarı varsa-  kendi masalının içindeki masalı üçüncü kişi anlatıcı olan Şehrazat’a anlattırır. Masal içinde masal yapısı sürüp giderken Şehrazat, hükümdar Şehriyar’ı günler, aylar yıllar süren bir oyunun içine çeker. Oyun, ölümü engellemek için bir oyalamadır. Bu Doğu halk öykülerinin yazarı (anlatanı) da -olaya hazırlık olsun diye uzun betimlemeler yapan yazarlar gibi- küçümsenmeyecek ustalıkla metninde “oyalama sanatı”nı dener. Demek ki bu anlatıda bir deneysel (ampirik) yazar, bir örnek yazar, bir de üçüncü tekil kişi anlatıcısı vardır. Bu durumda saf okur  yazar içinde yazar onun içinde başka bir yazarla karşılaşacak ve infilak edecektir.




Örnek Okur


“Saf Okur” öldü demek ki. Yok artık. Okuyucu anlatıcı yazarla, yazar anlatıcının anlattığı diğer yazarı ve de gerçek yazarı tanıyor.  Anlatıcı açısında metnin birden çok öznesi olduğunu biliyor. Sanki bir kişilik bölünmesi olmuş.  Yazar birçok yazara bölünmüş. Metnin öznesi çoğalmış. Anlatıcı özneler çeşitlendikçe, "yazar" anlatının içine girip konuşmaya başlayınca saf okur anlatıyı karışık bulup terk edecek yerine daha alımlayıcı, çözücü  bir okur gelecektir.  
       O halde yeni bir okur tipi bulmalı, yaratmalı. Kendi yazar tipini yine kendi adıyla gerekli kılan "Örnek Okur" olabilir mi bu? Yazarıyla aynı anlatıda buluşabilen  bir okurdan söz edebilir miyiz? Yazarın niyetini anlayan okurdan.
       Bazen yazarlar, yani fiziksel olarak karşımızda olan yazarlar, bu ya da bunlar benim okuyucum der, okuyucu da bu benim yazarım. İşte yazarın örnek okuru, okurun da örnek yazarı böyle bir şey. Ortada bir anlatı varsa, iki dostun buluşmasıyla anlatı iletişimini kurmuş demektir.   

      
      Karı Koca Masalı, Batılı anlamda ilk romancımız kabul ettiğimiz Ahmet Mithat’ın 1875’te yayınlanan ilk yapıtlarından. Diğer romanları kadar ilginç bir anlatı. Yeni Türk Edebiyatı dersini aldığımız profesörlerle birlikte Ahmet Mithat Efendi’ye gülerdik. O çok bayağı bir şey yapmış, anlatının içinde yazar olarak okura seslenmiş, okura ansiklopedik bilgiler vermeye bile kalkışmıştı! Kötü bir şaka gibi! Hocalarımıza göre çok yazma, dolayısıyla çok okunma amacı güden, edebiyat dahi yapamayan bu “Efendi”nin tekniği zayıftı. Yazma edimiyle oyun oynamaya kalkışıyordu. Okuyucuyla sohbet ettiği bölümlerde olayı unutuyor, şimdi bak ben sana ne söyleyeceğim, girişleriyle bir şeyler anlatıp duruyordu. Bu yüzden de Madam Bovary klasiğinde bir roman yazamayacaktı. Edebiyat yapamayandı. Edepsizdi.
       Yukarıda söz ettiğimiz romanında Ahmet Mithat, Merhaba ey okuyucu! diye başlıyor söze. Ondan bir hikaye dinlemek isteyen kişiyi –okuru- alıyor karşısına ve hikayeyi anlatmaya başlıyor. Aslında bir hikaye  falan da yok. Tatlı bir anlatım var ortada, oradan oraya sıçrayan. Bir de roman boyunca anlatıyı dinlemeye kararlı olan dinleyici -bize göre de okuyucu-.  Okuyucu metnin içinde ama pek etkili değil çünkü o, okuyucuyu, sorularıyla oradan oraya savuruyor. Sorularına okuyucunun yerine yanıtlar veriyor, orada oturan  zavallı okuyucu yerine düşünerek açıklamalarda bile bulunuyor:
       Bak bana şimdi darılırsan hak kazanırsın. Zira bu defa sözü bir açış açtım ki kapayayım dedikçe açıla açıla açıldı gitti. Ama yine zararı yok. Vakit geçirmiş olduk a! Hem de bu arada Mahcemal Hanım’ın kıymet derecesini de tasvir edebilmiş olduk. Şimdi bir de Cemal Efendi’yi tarif edersek iş biter gider.
Vay bu Cemal Efendi de kim? (Ahmet  Mithat,  s.97 )
       Buradaki metinde geçen yazar da okur da bir kurmaca. Sonuç olarak baştan beri roman denilen kurmaca metinden söz ediyoruz. Kurmacadan ya da üstkurmacadan Postmodernizmin temel estetiklerinin birinden. Metni karnaval ortamına dönüştürme işinden. Metni karnaval ortamına dönüştüren kişiden. Edebiyat anlayışını kurgusal buluşlarla dile getiren yazardan. Hem yazar hem oyuncu olabilen oyun kurucudan.
Oyun, kurmaca ve gerçek kavramlarının kaygan bir zeminde sürekli yer değiştirdikleri bu üst kurmaca metinde, roman kişilerinin yazma edimleri oyunla bütünleştirilir.Geleneksel kurgu tekniğiyle kıyaslandığında, son derece karmaşık olan kurgu/yapı özellikleri nedeniyle ana sorunsal durumuna gelen biçimlendirme konusunda kafa yorar romancı, bunu metnin içinde de sorunsallaştırır; romanın içinde aynı romanın oluşumunu tartışır, bir üstkurmaca düzlemi oluşturur.(Ecevit 2001,s 56)
        O yıllarda kurmaca metinlerle oynayıp farklı teknikler yakalayan Ahmet Mithat, “ben” diyerek  -güya- kendinden söz etmeye çalışıyordu. Bu da bir oyundu. Kurmacaydı. Oyun içinde oyundu.
         Postmodernizmin sevdiği oyunun kurucusu yazar, metni nasıl yazdığını anlatmaya da başlayabilir. İbrahim Yıldırım’ın Eylül 2004’te çıkan Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar  kitabındaki öykülerde anlatıcı yazar, aynı öyküyü  farklı biçimlerde yazar durur. Yazar yazma edimiyle uğraşır, yazma edimini kurgular. Okurun gizliden gizliye merak ettiği şey okuduğu metnin  karalaması, ilk hali olabilir mi acaba? Öyleyse yazar ilk halini yazıyor, hikayeyi yani. Hemen arkasından ikincisini. İkincisi olgunlaşmış, artık öykü olmuş hikayedir. İbrahim Yıldırım, oyunu kurgularken  bir gölge okuyucu da kurgulamış ve  nasıl yazdığını göstermiş ona. Yani metin kendini anlatmış. Ahmet Mithat ile başlayan, Oğuz Atay’la belirginleşip Orhan Pamuk’la çeşitlenen bu postmodernist oyun oynama şekline bu çizgide devam ederek İbrahim Yıldırım’ın  Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar kitabından  örnekler verelim:  
      Az sonra yeniden anlatmayı deneyeceğim öykünün yeltenme ediminin sınırları içinde kalmasını ya da kusursuz bir bütüne ulaşmasını önemsemediğini söylemeliyim.....yıllar önce şöyle bir başlangıç yapıp tanıklığa yeltenmiştim.... 1990 yılında şunları yazmıştım:....
      Şimdi Mürsel Amcam ve Vahide Yengemin öyküsünü 3 Ocak 1982 tarihini, derin bir pişmanlık duygusuyla bir kez daha hatırlayıp, bir kez daha anlatmaya çalışacağım. Umarım bu kez başarılı olurum. (Yıldırım,2004 s 12)
       Okuru metnin üretimine katılmaya çağıran biçimci üstkurmaca anlatı yazarı başka bir okur tipi dayatıyor.
       Yusuf ile Neşide öyküsünde Bin Bir Gece Masalları’nın anlatımını tattırır. Öyküde postmodernizmin yaklaşımlarından olan metinlerarasılık da dikkat çeker. Giritli Aziz Efendi’nin Muhayyelat’ından söz ederken Bin Bir Gece Masalları işte diye dudak bükenler de vardı.(s 70) der. Anlatıcı ikiye bölünür. Anlatı içinde anlatı Bin Bir Gece Masalları’nın hikaye içinde hikaye tekniğine gönderme yaparak anlatılır. Kısalıp akan tümcelerle şiire kayar. (Bin Bir Gece Masalları’nın masal içindeki şiirlerini anımsayalım.) Çerçevenin içindeki anlatıcı bizim okur türlerimizden biriyle! konuşur:
        Erkeklik organının canavara benzetildiği, Gazanfer ile Hikayesi’ni, şehvetperest yazarın aklımda kalmış biçimiyle daha sonra anlatırım. Şu an iz’an sahibi kişiye kulak vermeliyiz: (Yıldırım,2004 s 75)


Mühendis Okur

      Yazar, üst kurmacada, yazar-anlatıcı, yazar olarak birkaç kez metni yazma özgürlüğünü ve keyfini yazarken okuyucu   ne yapıyor olabilir diye düşünelim. Olayı her iki tarihte ayrı ayrı yaşayan anlatıcı- yazarı izlerken okuru kıstırılıyor. Çeşitliğin içinde okur, gücünü -okur olma gücünü- kurmacadaki yazarın oyununun içinde kaldığı için ne derece kullanabiliyordur? Üst kurmacada oyun içinde oyun çoğu yerde okuyucu bir mühendis kesebiliyor. Elinde kalemle oyunu çözen mühendis.

       Acaba bir okuma yöntemi olabilir mi? Okurun okuma üzerine sorular sorması onu farklı okumalara  götürebilir mi?  Farklı  okuma biçimleriyle ortaya çıkan yeni anlamlara? Çoğul eylemler çoğul anlamlar yaratacaktır kuşkusuz. Daha da ileriye bakarsak değişik okur ve yazar türleri. Bazı yapıtlar, yapıyı çözebilen/bozabilen, oyununun planı üzerinde düşünen bir okur tipi gerektirir. Bulmacanın içinde kaybolmayan!
       Bakın bir okurdan söz edip nerelere geldik!  Bizi metinler nereden nereye götürüyor! oyunbaz hınzır ve şakacı yazarlar.
       Bu tür yazarlara, inanıp inanmamak okura kalmış bir şey. Ben yalnızca bir aracıyım, derlediklerimi düzen içinde anlatmaya çalışıyorum:(Yıldırım,2004  s 81)
  


KAYNAKLAR

·      İbrahim Yıldırım, Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar, Can Yayınları, 2004 
·   Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, çev: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996
·     Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban,  İletişim Yayınları, 1991
·     Bin Bir Gece Masalları, çev: Alim Şerif Onaran, Afa Yayınları,1992
·     Ahmet Mithat, Karı Koca Masalı, çeviriyazı: Nukhet Esen, Kof Yayınları, 1999

     ·     Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 2001

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder