OKUMALAR
9 Mart 2016 Çarşamba
22 Mayıs 2014 Perşembe
SÖZLÜ VE YAZILI DİL ARASINDA BİR DİL
Bilindiği gibi, dilin iki yönü vardır:
konuşma ve yazı dili. İletişime geçmek için bu iki dilden birini, iletişimimizi
en rahat gerçekleştirebileceğimizi veya amacımıza en uygun olanı, seçeriz. Bazı
durumlarda iletmek istediğimizi, hangi tür bir bildirişimle vereceğimizi
önceden belirlemek zorunda kalabiliriz. Yazarak, etkili bir iletişim
kuramayacağımızı düşünüyorsak, amacımıza uygun olarak, konuşma dilini
seçeriz. Çoğu kez bu durumu, yazarak anlatamam açıp yüzüne söylemelim
ya da alıp karşıma konuşmalıyım, bunları
tek tek söylemeliyim,diyerek ortaya koyarız. Bunun karşıtı da olabilir: Konuşursam bazı şeyleri unutabilirim, iyisi mi ben bunu yazarak anlatayım, yazsam daha etkili olacak, yazmasam delirecektim diyebiliyoruz. Bu
tür kaygılardan hareketle sözlü ya da yazılı dilden birini bilinçli olarak
kullanmaya karar veriyor ve seçtiğimiz dilin özelliklerini taşıyan
bildirişimler sunuyoruz.
Burada tartışmak istediğim sözlü ve yazılı dil
ayrımıyla ilgili bir durum değil, bu iki dil arasında yerini almakta olan yeni
bir dilin olup olmadığıdır. Biraz daha
açarak söylersek; insanların kullanımına sunulan ve alıcıyla “doğrudan”
iletişim kurmaya yönelik yeni araçlarla
birlikte sözlü ve yazılı dilin özelliklerini taşıyan üçüncü bir dil durumu
gerçeği üzerinde düşünmektir. Bundan önce sözlü ve yazılı dilin kendine özgü
özelliklerine kısaca değinelim.
Sözlü ve yazılı dil biçim ve içerik
bakımından farklıdır. Bildirişim işleminde verici, seçeceği bildirim yoluyla
(kanalla) alıcıya ulaşır. Bu durumda bildiriye yönelik kod seçimi devreye
girer. Sözlü dilde kod kulağa; yazılı dilde okumaya yöneliktir; yani kod
birinde ses, diğerinde yazıdır. Sözlü dilde yalın bir dil kullanımı varken
yazılı dilde üzerinde çalışılmış daha özenli bir dil kullanımı söz konusudur. Sözlü dilde vurgu
yöntemlerine, belirli bir tonlamaya, yükseltip alçaltmalara, hızlandırılıp
yavaşlatılmalara başvurulur. Yazılı anlatımda bu tür titremlemeler, vurgular
noktalama imleriyle sağlanır. Sözlü dildeki vurguların, mimiklerin, vurguların
etkisi yazılı dilde çoğu zaman noktalama imleriyle tam olarak sağlanamaz.
Alıcıyla doğrudan iletişim kurulur bu sayede alıcı; geri bildirimde
bulunabilir, vericiye o anda yanıt verebilir. Yazılı anlatımdaysa alıcı ve vericinin
anlık yanıt verebilme kolaylığı yoktur. Yazılı dilin bir de kalıcılık özelliği
vardır. Bu saydıklarımız sözlü ve yazılı dilin sınırlarını belirleyen
açılardır.
Görsel
ağırlıklı bir kuşatmanın altında olan bireyin, ‘kendisi’nin bile farkına
varamadığı, seçme olanağı tanınmadan yaşamına sokulan görüntüyle birlikte
gelişen bir dilden söz edelim. Sözle
yönlendirip yazıyla iletişim kuran elektronik aletlerin; telefonların,
bankamatiklerin, robotların, kahve-bisküvi gibi şeyler veren küçük dükkanların
kullandığı dilin, hem yazılı hem de sözlü dilin özelliklerini taşıdığını
görmekteyiz. Bu aygıtlardaki iletişim dilinde vericinin alıcıya gönderdiği kod,
hem görsel hem de işitsel göstergeler dizgesinden oluşmaktadır. İleti artık
sese, ışığa, renge dönüşmüştür. Bildirişimi sağlayan verici, metni
oluşturanlardan ayrı bir vericidir. Öyleyse burada bir adlandırma yapalım ve
bizimle konuşun aygıta “yönlendirilmiş verici” diyelim. (Bu yazıda kullandığımız vericileri sözcüklerini de bu anlamda düşünelim.) Alıcı iki vericiden
sadece ön tarafta olanla, yönlendirilmiş vericiyle karşı karşıyadır. (Arka
uzamda, aygıta iletişim metnini yükleyen yazıcı /konuşucu vardır fakat
görüldüğü gibi bu bizi ilgilendirmeyecektir.) Alıcı, vericinin başında
bildiriyi almak için hazır bulunan, bildirinin yöneltildiği kişidir Demek ki
aygıtın başındaki alıcı, yazılı anlatımın özelliklerini belirlerken sözünü
ettiğimiz gücül alıcı değildir çünkü yönlendirilmiş vericiyle o anda iletişim
kurar. Bu da sözlü dilde olabilecek bir durumdur. Sözel bildirime yazıyla;
yazılı bildirime sözle yanıt verilir. Şekerinizi ayarlamak isteyen aygıt
üzeride, az – çok - daha çok- derecelendirmesinden birini işaretleyip
dileğinizi ‘yazı’yla anında ulaştırdığınızda kahvenizin hazır olduğunu yazılı
alarak okuyabilirsiniz. Yaptığınız
işlemin bittiğini veya yanlış bir işlem yaptığınızı da ‘sözlü’ olarak
duyabilirsiniz.
Vericiyle alıcının karşı karşıya gelemediği
yazılı anlatımda gecikmiş bir iletişimden söz edilebilir ama bu geciken iletişim,
aygıtların yarattığı dil için söz konusu değildir. Buradaki dilin sözlü
iletişimde olduğu gibi anlık bir “geri bildirimi” vardır ve bu geri bildirim
üzerinde düşünmemiz gerekmektedir. Üstelik alıcı, algıladığının doğru olup
olmadığını kontrol edebilir çünkü
iletişim sırasında vericinin karşısındadır. İşte sözlü iletişimin tekrar
ettirme özelliği de burada devreye girer. Alıcı, aynı bildirim yolunu
kullanarak bildiriyi birkaç kez dinleyebilir.
Belirlemeye çalıştığımız bu ara dilde
nesnelerin, araçların insanla iletişiminde daha çok sözlü dilde görülegelen,
“belirli bir dil düzeyi seçme” olgusunun var olduğunu da görürüz. Bu dil düzeyinde, değişmece anlamlardan uzak
durulur, iletişim belirli bir dizgede, belirli bir düzeyde gerçekleşir. Değişik anlamlara olanak tanımayan işlevsel
bir dil kullanılır. Diğer taraftan yazılı dilde olduğu gibi amaç önceden belirlenmiş
ve göndericinin düşüncesi yönlendirilmiş vericiye, önceden yüklenmiştir. Ayrıca
bu aygıtların vurgu ve tonlama olarak sözlü dile yaklaşımları da dikkat
çekicidir. Sözlü dilin, çağrı ve ilişki kurma işlevini taşıyan bu makinelerle
birçok kez konuşma çizgisine yaklaştığımızı da söyleyebiliriz. Telefonla
randevu alma uğraşımızın aşamalarında karşımızdaki sese veya şirketteki bir
arkadaşımıza ulaşmak için bizi oradan oraya bağlarken lütfen bekleyin
diyen bayana (hiç değilse bir kez) teşekkür etmişiz ya da edenlere tanık olmuşuzdur.
Şöyle bir örnek de vermek istiyorum. Bir radyo
programında aklı başında bir sunucu, telefonun diğer ucundaki dinleyicisiyle
eğleni öğesi olarak bu ara dille yarışıyor. Telefondaki ses, bir aygıta
kaydedilmiş süsü vererek komutlarla karşıdaki alıcıyı telefonun tuşlarına
yönlendirip onunla kendisi arasında sözlü ve yazılı dil karışımı bir dille
iletişim gerçekleştiriyor.
...ya hoş
geldiniz, lütfen doğum tarihinizi tuşlayınız.
Teşekkür
ederim, yanlış bir tuşa bastınız, tekrar deneyiniz.
Size bir
hak daha veriyorum, dikkatle dinleyin lütfen.
Ayakta
durmayın,rahat bir yere oturarak tekrar deneyin.
Yazılı ve
sözlü dilin, iletişim aşamalarında bölündüğü bir dille yarışıyor. Alıcı ve
verici de birbirinin yerine geçiyor. Sonunda program tamamlanıyor. Bu örnekle
belirlemeye çalıştığımız dilin, kendine ait alan “aygıt gövdelerin” dışında
başka gövdelere girerek karşımıza çıktığını, çıkacağını gösteriyor.
Sonuç olarak iki temel iletişim dilinin
özelliklerini taşıyan bir dil gördük. Bu dilde verici ile alıcı arasında tam
anlamıyla olmasa da etkileşimsel iletişimin olduğunu düşündük. Hızlı yaşam biçimi,
yeni iletişimi bu iletişim de bir “ara dil”i
dayatmakta direniyor. Vurguları, sesletimleri, ne tam
yazılı dili ne de sözlü dil gibi. İkisi arasında incelenecek özellikler
kazanmış durumda. Belirli bir toplumsal gruba yönelik kentleşimin ve aygıtların
dili olduğunu düşündüğümüz bu dil,
yukarıda sözünü ettiğimiz özelliklerinden dolayı araç-dil olarak
kalamamaktadır.
Neşe
Aksakal Duman
ÖNÜNDE
BOŞ BİR UZAM VE MİNİMALİZM (DOĞALCILIK)
“Şimdi
18 Mart’ta, yani dün bitirdiğim anlatıya bakacağım. İsmi şimdiki halde: ‘Önünde Boş Bir Uzam’. Danimarkalı
filozoftan alınma, değiştirme bir isim. Bilmem felsefeyle olan alışverişimde cesur
davrandığımı düşünür müsünüz?” Demir Özlü
Önünde Boş Bir Uzam, Batı
Berlin’de kentsoyluların oturduğu, kendi adıyla anılan gölüyle ünlü bir sayfiye
yeri olan Wannsee’deki küçük bir otel odasında, bir sonbaharda, yolun yarısını
çoktan geçmiş bir yazaranlatıcının, kentli olma bilinciyle kentleri ve
kentlerden “aldıklarını” öyküleştiren yetmiş üç sayfalık bir anlatı. Yazaranlatıcı
Wannsee’de kaldığı günlerde Stockholm’den gelecek olan, varlığıyla kendisine
daima derin bir mutluluk veren oğlu Tim ile buluşacaktır. İkisi de daha önce bu
kentte kalmıştır. Kısa süren, suskun ve düşünceli buluşmalarında birbirlerine
yaşadıkları yerleri gösterip, bir anlamda bu uzamlar üzerinden iletişim kurarak,
mutluluk anlarını paylaşırlar. Yazaranlatıcı, boğaz ağrısıyla geçen gecelerin
sabahında anılarıyla birlikte sevdiği sokakları dolaşır, kentlerin, yapıların
değişimini gözler. Uzamlar üzerinden giderek kentlerin kültürlerindeki savaşları,
kayıpları, filozofları, şairleri, yazarları, acı çeken bir bilinçle duyumsayıp oluşturduğu
insan sevgisini ve umudu aldığı kısa kısa notlarla öyküleştirir. Aynı
günlerinin birinde 21 Kasım 1811’de Wannsee Nehri kıyısında sevgilisi Henrietti
Vogel'i öldürdükten sonra intihar eden geleceğin insana uygun olmayan sarsıntılarını
daha o çağda duyan Kleist’i ölümünün 200. yılında anmak için yapılan bir toplantıya
katılır, şairin mezarını ziyaret eder. Artık bu uzamda gölgesi bile olmayan
yazaranlatıcı vardır bir de yine kendisi kadar yalnız olan diğerleri: berduşlar, ölü ve yalnız filozoflar, yazarlar;
Nina, Kristin, Karın, gündelik diğer kızlar; barlar, lokantalar, kitapçılar,
kültür kahveleri, oteller, tren istasyonları, köşeler, küçük yapılar,
merdivenler; zaman olaraksa geçmiş, şimdi ve gelecek. Yazaranlatıcı notlarını
bir anlatı haline dönüştürdüğünde bu defa metninin altına “Feriköy, Mart 2012”
notunu düşer.

BAĞIMLI UZAMLARDAN BAĞIMSIZ
UZAMLARA GEÇİŞ
Demir
Özlü, Önünde Boş Bir Uzam adlı
anlatısında kurgu metodu olarak kullandığı; iki ayrı varoluş uzamının
birbirlerinin içine nasıl işlediğini gösterircesine gerçeklik ve anı-sanrı
birlikteliği üzerinden ekonomisi, siyaseti ve gelecek tasarımı yönünden aynılık
izlenimi uyandıran, yumuşak geçişlerle aralarında gidilip gelinen o şöhretli
desenleri görüntüler: Berlin ve Paris: Anlatı zemininde derinlemesine yaşanan evren Berlin, orada
hâlâ canlı bir tasarım olarak bulunan Paris’tir; dışarıda bekleyen insansız
Stockholm ve son olarak da varış uzamı olarak İstanbul görünür. Öykülerinde ve
anlatılarında modern yaşamlardan ve kentlerden yola çıkan yazar kenti; uygarlık, büyüklük, yalnızlık,
özgürlük, kaybolma, acı çekme, boşluk bilinciyle üzerinde kafa yorulması
gereken ana imge olarak okurun karşısına çıkarır. Bar ve otellerde, tarih ve
uygarlık yapıları karşısında kentli olamamanın bıraktığı boşluk duygusuyla etrafı dolaşan anlatıcı (baba), ile
Tim (oğlu) birbirleriyle buluşmaktan çok bıraktıkları notlarla iletişim kurarlar.
Yazaranlatıcı gündelik hayatın dışında süreğen derin anlamlar taşıyan uzamlara
hem sessizlikle hem de küçük, yavaş çekimlerle yaklaşır ve bu anlatıda
daha çok yaklaşır ona: aradığı hayata.
Ahmet Oktay Metropol ve İmgelem adlı kitabında kenti ve metropolü biribirinden
ayırırken metropolleri; sermaye-emek, merkez-çevre ilişkilerinin, hızın ve
aldırmazlığın, temsili ve söylemsel aidiyat biçimlerinin yaşandığı, göçler nedeniyle
alt bölgeler barındıran büyük ve karmaşık uzamlar olarak tanımlar; kentleri de
ortaçağdan bu yana, toplumsal yaşamın canlılığının ve durgunluğunun,
hızlılığının ve donmuşluğunun, zenginliğinin ve yoksulluğunun, neşenin ve kederin
en açık biçimde yaşandığı uzamlar olarak. Bu noktadan bakarsak Demir Özlü’nün
önceki öykülerindeki anlatıcılar, daha çok sınırlandırılmış büyük, karmaşık, yalnız ve gösterişli olarak betileyebileceğimiz bağımlı uzamlarda dolaşmaktadırlar: Bir Tanca Ayakkabı Satın Alabilmek adlı
öyküde anlatıcı, yaşı ilerleyip de meslek sahibi olduğunda yokuş aşağı
sıralanmış, büyük apartmanlardan birinde oturmayı düşlemektedir. Kanal öyküsünde de anlatıcı, buradaki
yapıların aynı yükseklikte ve birbirinin tıpkısı olduğunu, şimdiye değin böyle
bir cadde görmediğini, bu yapıların karşısında nasıl büyülenmişçesine
yürüdüğünü anlatır. Paris’te adlı
diğer bir öyküde uzamların içinden gösterişli
terasları, renkli ve durmaksızın akan bulvarı, göz alan büyük reklam afişlerini
gösterir okura. Önünde Boş Bir Uzam
anlatısında ise anlatıcı bir kültürü ve tarihi olan, yaşanmışlık duygusu veren,
küçük, gösterişsiz, bozulmamış bağımsız
uzamları seçer: “En iyisi Rue du
Commerce’e uzanıp, barın köşesinde, bir halk kahvesinde küçük bir fincanda
kahve içmekti.”(s41). Göl kenarlarında, parklarda, ara sokaklarda, yalnız
uzamlarda mutlu olur: “Burası
dünyada en rahat ettiğim yer Tim. Korkunç bir Pazar günü kalabalığı yok.”(s.27)
Agoralardan, metropollerden, bağımlı uzamların yapay biçimlerinden
uzaklaşır; tarihten ve kültürden arındırılmamış, kentsel dönüşüm aldatmacasıyla
istila edilmemiş “insan”ı öne çıkaran bağımsız uzamlara geçer ve: “İster imgeleme gücün, isterse gerçek yaşamın
bir iki sokağın çevresinde dönsün. En iyisi de bu. Aslında Istanbul’daki
mahalleden çıkmak istemezdin. En mutlu olan insanların doğdukları yerde yaşayıp
ölen insanlar olduğunu düşünüyordun. Komşu evlerin bacalarını görerek yaşayan
küçük bir yaşam. İyi havalarda kendi evinin duvarlarına sırtlarını vererek
oturan yalın insanlar. Tanıdıkları, dostları olan alçak gönüllü bir yaşamı
sürdürenler. Bu gerekliydi sana da.”(s.67) sözleriyle aradığı “küçük” hayatı
anlatır.
MİNİMALİST (DOĞALCI)YAKLAŞIMLAR
“Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya
Çıkışı ve Çözülüşü” adlı kitabında,
günümüzde kapitalizmin kentlerde bir “topluma” dönüştüğünü vurgulayan Murray
Bookchin; “büyü veya öl” zihniyetinin bireyin günlük yaşamına sızdığını, bu
metalaşan bireylerden “yalnız kalabalık” anomalisinin ürediğini ve artık eleştirmek
yerine boyun eğen bir ideolojinin yaygınlaştığını ekler. Bunların karşısında
bireyselliğin topluluk bağlarıyla karşı karşıya gelmeyeceği daha ekolojik,
akılcı, sanatsal bir toplum yaratmayı düşler. Günümüzde artık sanatsal
ürünlerde açık ya da örtük olarak bu
düş, nesnelerin biçimlerinde, uzamların tasarımlarında, “hız”dan hızla
uzaklaşan sessizlikte ve gerçek uzamlarda, doğal ve insandan yana olana yaklaşmada yerini
almaktadır.
Demir
Özlü’nün boş uzamı, Malevich’in
alışılagelmiş resim geleneği içinde bir şey ifade etmeyen boş
kare uzamını anımsatır. Süprematist
ressam Malevich'e göre içinde yaşadığımız bu nesneler dünyası insanların kendi çıkarları
için tasarladıkları bir dünyadır ve sanatı artık
bu nesnel dünyanın yükünden kurtarmak gerekmektedir. Malevich, kendine bir sığınak
uzamı olarak sıfır biçim sunan boş kareyi
seçerek dış dünyaya karşı “insanı” ve “sanatı” dayatmıştır. 1913’lerin süprematist yaklaşımı, anlatıdaki
yöntemlerinden biri de uzamlardaki boşluğu, derinliği göstermek
olan minimalizmi (doğalcılığı) hazırlar. Demir Özlü, bu anlamda Önünde Boş Bir Uzam anlatısında Berlin-Paris-Stockholm
ve İstanbul’da süprematizmin (resimsel gerçeklik) uzamlarının içerisindeki
boşluklara sığınarak daha derinlerdeki varlık bilincine ulaşır. Modern toplumun
toplu gösteri uzamlarının ve agoraların karşısına kişisel sığınak uzamlarını
getirir. Geniş, uzun, büyük betisinden uzaklaşarak anlatımını anılarla karışık,
anlatı boyunca sürüp giden “küçük”
sözcüğünün karşıladığı ferah, sakin, yaşanılabilen, özlenen, arzulanan ve yazma
isteği veren bu uzamlara bırakır:
“Küçük, birkaç merdivenle çıkılan bir çiçekçi
dükkânı. Çiçekler merdivenlere de kaldırımın kenarına da konulmuş. Sonra biraz
içerlek bir yerde küçük bir camlı konut halinde bir seyahat bürosu. Göl
kıyısındaki bir yat kulübüne giden bir yol… Daha sonra da merdivenle çıkılan
bir Hint lokantası. Onun çok yakınında iki katlı, öğrenci otellerine benzeyen
tahtadan yapılma sessiz bir otel.” (s.32)
“Ama bu roman başka çağrışımlara
yol açıyor, iç avluya bakan küçük otel odanda okurken romanı.”(s.44)
“Bunların arasında resim malzemesi satan
dükkânlarla, küçük kültür kulüpleri de yer alıyordu. Ardından da ağaçlıklı,
büyük olmayan bir alana vardınız.”(s.25)
“Amerikalılara özgü bir kulüp
girişi. Bahçe içinde büyükçe bir bina ile ona ek daha küçük yapılar. Suudi
Krallığı çok büyük bir konağı satın almış. … Bahçe içindeki büyük konağın -hiç
kuşkusuz sokaktaki en büyük konak bu- boş olduğunu düşünüyorsun.”(s.33)
Roman
türünün görkem belirtisinden ya da öykünün kurmaca evren vurgusundan uzaklaşıp
türler arasında sessizce gezinen “anlatı” türünün seçilmesi
de minimalist (doğalcı) yaklaşım adına okurun dikkat odağı olur. Evrensel değerleri ve insanı araması,
uygarlıkları yaratan kentlere acı çeken bir bilinçle yaklaşması, hep sanatı ve yaşama tutkusunu vurgulaması
anlatının minimalist (doğalcı) yönünü gösteren diğer özelliklerdir. Ayrıca yazar, anlatısında
sorgulamaya en uygun özne olan “sen” anlatımını seçerek bilincin acı çekme
sürecini sessiz bir ustalıkla ve hüzünle
yaşatır: “Kimsenin sesi çıkmıyor,
kalabalıklar, bastırılmış düşlerin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar.
Kendini iyileştirmek için yazdığının düşünse de, ıssız çöllerden ya da
Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir “sis” çanı olacaksın sen. Korkma
kendini koy ortaya.”(s.12)
“Boş
uzam” kavramı, işliklerin, evlerin, içindekileri de
biçimlendiren çevremizdeki büyük yapıların ve AVM’lerin bireyler üzerindeki
baskısını fark ettirir okura ve unutmaya çalıştığı içindeki o işçi sınıfı
bilincini yoklamasını sağlar. Küresel sermayeyi sorgulatır, modern köleleşmenin
sonuçlarını gösterir. Tüm bunların ışığında bu küçük boş
kare okura, insanlara mutluluk getirecek bir çağın düş olmadığını, insanlık
uğruna verilen her savaşın ne kadar yüce ve ahlaksal olduğunu gösterir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Ahmet Oktay, Metropol ve
İmgelem, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
Murray
Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi:
Hiyerarşinin Oratya Çıkışı ve Çözülüşü, Çev: Alev Türker, İstanbul, Ayrıntı
Yayınları, 1994.
Saf Okur
“Saf Okur”,
anlatıda “ben” diyen sesin yazar olduğuna inanan kişidir. Okuyucu çoğu zaman
yazarla anlatıcıyı karıştırır, metindeki anlatıcının yazar olduğuna inanır.
Umberto Eco okur tiplerine değinirken Birinci tekil şahıs ağzından yazılan
kitaplar, saf okuru “ben” diyen kişinin yazar olduğuna inanmaya yöneltir.
Elbette bu yazar değil Anlatıcı daha doğrusu Anlatan- sestir. (Eco,1996 s.21)
der. Metnin, okurunu böyle düşünmeye
yöneltmesi söz konusu olduğu için “saf okur” tipine “masum okur” demek daha iyi olabilir. Yine de
“saf okur”daki anlam daha çekicidir.
Okul yıllarımızda, yapıtları “öğretmen
odaklı” yaklaşımlarla açıklamaya çalıştık. Hep bir ağızdan aynı -yani tek bir-
anlamı arayan okumalar gerçekleştirdiğimiz romanlardaki “ben” anlatıcının
yazarın kendisi olduğunu düşündük. Masum arayışlarla metnin içinde “yazar
denilen kişiyi” aradık durduk. Yakup Kadri’, Yaban romanına (Anadolu’yu kastedip) “Ben burada diri
diri toprağa gömülmüş gibiyim.” diye başladığında, “ben”i, “Yazar
Yakup” zannettik. Yazarlar aklımızı
karıştırdı! Saf okur tipine parmakla gösterilebilecek kişiler oluverdik. Ama
içimiz rahat olsun! Çünkü yazar da anlatıcı da birbirlerine yabancı olmayan iki
kişi. Sonuç olarak iki hısım aynı metinde buluşmuş diyelim.
Gerçek yazar, fiziksel olarak var olan,
başka bir belirlemeyle, metni masa başında yazan yazardır. Metindeki yazarsa
yazarın büründüğü kişiliktir. Metindeki olay anlatımına “ben” diye başlayan,
anlatıcı bendir, yazar değildir. Adı “yazar” da olsa, oltaya yaşamından parçalar da koysa- gerçek yazardan
ayrı bir şeydir. Postmodernist biçimcilikte varlığını sürdüren bu “yazan ve
anlatan dostluğu” bize ulaşan çok eski yapıtlarda dahi görülmektedir. Önce Bin
Bir Gece Masalları’na bakalım.
Bin Bir Gece Masalları’nın
anlatıcı-sesi Şehrazat’tır. Ölümden kurtulmak için her gece ilginç ve merak
uyandıran masallar anlatmaya koyulur, gün ağarınca ertesi gece devamını
getirmek üzere en heyecanlı yerinde masalını keser. Bin Bir Gece Masalları’nın
yazarı -eğer başlangıçta bir yazarı varsa-
kendi masalının içindeki masalı üçüncü kişi anlatıcı olan Şehrazat’a
anlattırır. Masal içinde masal yapısı sürüp giderken Şehrazat, hükümdar
Şehriyar’ı günler, aylar yıllar süren bir oyunun içine çeker. Oyun, ölümü
engellemek için bir oyalamadır. Bu Doğu halk öykülerinin yazarı (anlatanı) da
-olaya hazırlık olsun diye uzun betimlemeler yapan yazarlar gibi-
küçümsenmeyecek ustalıkla metninde “oyalama sanatı”nı dener. Demek ki bu
anlatıda bir deneysel (ampirik) yazar, bir örnek yazar, bir de üçüncü tekil
kişi anlatıcısı vardır. Bu durumda saf okur
yazar içinde yazar onun içinde başka bir yazarla karşılaşacak ve infilak
edecektir.
Örnek Okur
“Saf Okur” öldü demek ki. Yok artık.
Okuyucu anlatıcı yazarla, yazar anlatıcının anlattığı diğer yazarı ve de gerçek
yazarı tanıyor. Anlatıcı açısında metnin
birden çok öznesi olduğunu biliyor. Sanki bir kişilik bölünmesi olmuş. Yazar birçok yazara bölünmüş. Metnin öznesi
çoğalmış. Anlatıcı özneler çeşitlendikçe, "yazar" anlatının içine girip konuşmaya
başlayınca saf okur anlatıyı karışık bulup terk edecek yerine daha alımlayıcı,
çözücü bir okur gelecektir.
O halde yeni bir okur tipi bulmalı,
yaratmalı. Kendi yazar tipini yine kendi adıyla gerekli kılan "Örnek Okur" olabilir mi bu? Yazarıyla aynı anlatıda buluşabilen bir okurdan söz edebilir miyiz? Yazarın
niyetini anlayan okurdan.
Bazen yazarlar, yani fiziksel olarak
karşımızda olan yazarlar, bu ya da bunlar benim okuyucum
der, okuyucu da bu benim yazarım. İşte yazarın örnek okuru,
okurun da örnek yazarı böyle bir şey. Ortada bir anlatı varsa, iki dostun
buluşmasıyla anlatı iletişimini kurmuş demektir.
Yukarıda söz ettiğimiz romanında Ahmet
Mithat, Merhaba ey okuyucu! diye başlıyor söze. Ondan bir hikaye
dinlemek isteyen kişiyi –okuru- alıyor karşısına ve hikayeyi anlatmaya
başlıyor. Aslında bir hikaye falan da
yok. Tatlı bir anlatım var ortada, oradan oraya sıçrayan. Bir de roman boyunca
anlatıyı dinlemeye kararlı olan dinleyici -bize göre de okuyucu-. Okuyucu metnin içinde ama pek etkili değil
çünkü o, okuyucuyu, sorularıyla oradan oraya savuruyor. Sorularına okuyucunun
yerine yanıtlar veriyor, orada oturan
zavallı okuyucu yerine düşünerek açıklamalarda bile bulunuyor:
Bak
bana şimdi darılırsan hak kazanırsın. Zira bu defa sözü bir açış açtım ki
kapayayım dedikçe açıla açıla açıldı gitti. Ama yine zararı yok. Vakit geçirmiş
olduk a! Hem de bu arada Mahcemal Hanım’ın kıymet derecesini de tasvir
edebilmiş olduk. Şimdi bir de Cemal Efendi’yi tarif edersek iş biter gider.
Vay bu
Cemal Efendi de kim? (Ahmet Mithat, s.97 )
Buradaki metinde geçen yazar da okur da
bir kurmaca. Sonuç olarak baştan beri roman denilen kurmaca metinden söz
ediyoruz. Kurmacadan ya da üstkurmacadan Postmodernizmin temel estetiklerinin
birinden. Metni karnaval ortamına dönüştürme işinden. Metni karnaval ortamına
dönüştüren kişiden. Edebiyat anlayışını kurgusal buluşlarla dile getiren
yazardan. Hem yazar hem oyuncu olabilen oyun kurucudan.
Oyun,
kurmaca ve gerçek kavramlarının kaygan bir zeminde sürekli yer değiştirdikleri
bu üst kurmaca metinde, roman kişilerinin yazma edimleri oyunla
bütünleştirilir.Geleneksel kurgu tekniğiyle kıyaslandığında, son derece
karmaşık olan kurgu/yapı özellikleri nedeniyle ana sorunsal durumuna gelen
biçimlendirme konusunda kafa yorar romancı, bunu metnin içinde de
sorunsallaştırır; romanın içinde aynı romanın oluşumunu tartışır, bir
üstkurmaca düzlemi oluşturur.(Ecevit 2001,s 56)
O yıllarda kurmaca metinlerle oynayıp
farklı teknikler yakalayan Ahmet Mithat, “ben” diyerek -güya- kendinden söz etmeye çalışıyordu. Bu
da bir oyundu. Kurmacaydı. Oyun içinde oyundu.
Postmodernizmin sevdiği oyunun
kurucusu yazar, metni nasıl yazdığını anlatmaya da başlayabilir. İbrahim
Yıldırım’ın Eylül 2004’te çıkan Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar kitabındaki öykülerde anlatıcı yazar,
aynı öyküyü farklı biçimlerde yazar
durur. Yazar yazma edimiyle uğraşır, yazma edimini kurgular. Okurun gizliden
gizliye merak ettiği şey okuduğu metnin
karalaması, ilk hali olabilir mi acaba? Öyleyse yazar ilk halini
yazıyor, hikayeyi yani. Hemen arkasından ikincisini. İkincisi olgunlaşmış,
artık öykü olmuş hikayedir. İbrahim Yıldırım, oyunu kurgularken bir gölge okuyucu da kurgulamış ve nasıl yazdığını göstermiş ona. Yani metin
kendini anlatmış. Ahmet Mithat ile başlayan, Oğuz Atay’la belirginleşip Orhan
Pamuk’la çeşitlenen bu postmodernist oyun oynama şekline bu çizgide devam
ederek İbrahim Yıldırım’ın Hassas
Ruhlar Şikayetçi Aşklar kitabından
örnekler verelim:
Az sonra yeniden anlatmayı deneyeceğim
öykünün yeltenme ediminin sınırları içinde kalmasını ya da kusursuz bir bütüne
ulaşmasını önemsemediğini söylemeliyim.....yıllar önce şöyle bir başlangıç
yapıp tanıklığa yeltenmiştim.... 1990 yılında şunları yazmıştım:....
Şimdi Mürsel Amcam ve Vahide Yengemin
öyküsünü 3 Ocak 1982 tarihini, derin bir pişmanlık duygusuyla bir kez daha
hatırlayıp, bir kez daha anlatmaya çalışacağım. Umarım bu kez başarılı olurum.
(Yıldırım,2004 s 12)
Okuru metnin üretimine katılmaya çağıran
biçimci üstkurmaca anlatı yazarı başka bir okur tipi dayatıyor.
Yusuf ile Neşide öyküsünde Bin
Bir Gece Masalları’nın anlatımını tattırır. Öyküde postmodernizmin
yaklaşımlarından olan metinlerarasılık da dikkat çeker. Giritli Aziz Efendi’nin
Muhayyelat’ından söz ederken Bin
Bir Gece Masalları işte diye dudak bükenler de vardı.(s 70) der. Anlatıcı
ikiye bölünür. Anlatı içinde anlatı Bin Bir Gece Masalları’nın hikaye
içinde hikaye tekniğine gönderme yaparak anlatılır. Kısalıp akan tümcelerle
şiire kayar. (Bin Bir Gece Masalları’nın masal içindeki şiirlerini
anımsayalım.) Çerçevenin içindeki anlatıcı bizim okur türlerimizden biriyle!
konuşur:
Erkeklik organının canavara
benzetildiği, Gazanfer ile Hikayesi’ni, şehvetperest yazarın aklımda kalmış
biçimiyle daha sonra anlatırım. Şu an iz’an sahibi kişiye kulak vermeliyiz:
(Yıldırım,2004 s 75)
Mühendis Okur
Yazar, üst kurmacada, yazar-anlatıcı,
yazar olarak birkaç kez metni yazma özgürlüğünü ve keyfini yazarken
okuyucu ne yapıyor olabilir diye
düşünelim. Olayı her iki tarihte ayrı ayrı yaşayan anlatıcı- yazarı izlerken
okuru kıstırılıyor. Çeşitliğin içinde okur, gücünü -okur olma gücünü- kurmacadaki
yazarın oyununun içinde kaldığı için ne derece kullanabiliyordur? Üst kurmacada
oyun içinde oyun çoğu yerde okuyucu bir mühendis kesebiliyor. Elinde kalemle
oyunu çözen mühendis.
Acaba bir okuma yöntemi olabilir mi?
Okurun okuma üzerine sorular sorması onu farklı okumalara götürebilir mi? Farklı
okuma biçimleriyle ortaya çıkan yeni anlamlara? Çoğul eylemler çoğul
anlamlar yaratacaktır kuşkusuz. Daha da ileriye bakarsak değişik okur ve yazar
türleri. Bazı yapıtlar, yapıyı çözebilen/bozabilen, oyununun planı üzerinde
düşünen bir okur tipi gerektirir. Bulmacanın içinde kaybolmayan!
Bakın bir okurdan söz edip nerelere
geldik! Bizi metinler nereden nereye
götürüyor! oyunbaz hınzır ve şakacı yazarlar.
Bu tür yazarlara, inanıp inanmamak okura
kalmış bir şey. Ben yalnızca bir aracıyım, derlediklerimi düzen içinde
anlatmaya çalışıyorum:(Yıldırım,2004 s 81)
KAYNAKLAR
· İbrahim
Yıldırım, Hassas Ruhlar Şikayetçi Aşklar, Can Yayınları, 2004
· Umberto
Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, çev: Kemal Atakay, Can Yayınları, 1996
· Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim
Yayınları, 1991
· Bin Bir
Gece Masalları, çev: Alim Şerif Onaran, Afa Yayınları,1992
· Ahmet
Mithat, Karı Koca Masalı, çeviriyazı: Nukhet Esen, Kof Yayınları, 1999
· Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist
Açılımlar, İletişim Yayınları, 2001
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

