22 Mayıs 2014 Perşembe

Neşe Aksakal  Duman



 ÖNÜNDE BOŞ BİR UZAM  VE MİNİMALİZM (DOĞALCILIK)

“Şimdi 18 Mart’ta, yani dün bitirdiğim anlatıya bakacağım. İsmi şimdiki halde: ‘Önünde Boş Bir Uzam’. Danimarkalı filozoftan alınma, değiştirme bir isim. Bilmem felsefeyle olan alışverişimde cesur davrandığımı düşünür müsünüz?” Demir Özlü


Önünde Boş Bir Uzam, Batı Berlin’de kentsoyluların oturduğu, kendi adıyla anılan gölüyle ünlü bir sayfiye yeri olan Wannsee’deki küçük bir otel odasında, bir sonbaharda, yolun yarısını çoktan geçmiş bir yazaranlatıcının, kentli olma bilinciyle kentleri ve kentlerden “aldıklarını” öyküleştiren yetmiş üç sayfalık bir anlatı. Yazaranlatıcı Wannsee’de kaldığı günlerde Stockholm’den gelecek olan, varlığıyla kendisine daima derin bir mutluluk veren oğlu Tim ile buluşacaktır. İkisi de daha önce bu kentte kalmıştır. Kısa süren, suskun ve düşünceli buluşmalarında birbirlerine yaşadıkları yerleri gösterip, bir anlamda bu uzamlar üzerinden iletişim kurarak, mutluluk anlarını paylaşırlar. Yazaranlatıcı, boğaz ağrısıyla geçen gecelerin sabahında anılarıyla birlikte sevdiği sokakları dolaşır, kentlerin, yapıların değişimini gözler. Uzamlar üzerinden giderek kentlerin kültürlerindeki savaşları, kayıpları, filozofları, şairleri, yazarları, acı çeken bir bilinçle duyumsayıp oluşturduğu insan sevgisini ve umudu aldığı kısa kısa notlarla öyküleştirir. Aynı günlerinin birinde 21 Kasım 1811’de Wannsee Nehri kıyısında sevgilisi Henrietti Vogel'i öldürdükten sonra intihar eden geleceğin insana uygun olmayan sarsıntılarını daha o çağda duyan Kleist’i ölümünün 200. yılında anmak için yapılan bir toplantıya katılır, şairin mezarını ziyaret eder. Artık bu uzamda gölgesi bile olmayan yazaranlatıcı vardır bir de yine kendisi kadar yalnız olan diğerleri:  berduşlar, ölü ve yalnız filozoflar, yazarlar; Nina, Kristin, Karın, gündelik diğer kızlar; barlar, lokantalar, kitapçılar, kültür kahveleri, oteller, tren istasyonları, köşeler, küçük yapılar, merdivenler; zaman olaraksa geçmiş, şimdi ve gelecek. Yazaranlatıcı notlarını bir anlatı haline dönüştürdüğünde bu defa metninin altına “Feriköy, Mart 2012” notunu düşer.


BAĞIMLI UZAMLARDAN BAĞIMSIZ UZAMLARA GEÇİŞ
Demir Özlü, Önünde Boş Bir Uzam adlı anlatısında kurgu metodu olarak kullandığı; iki ayrı varoluş uzamının birbirlerinin içine nasıl işlediğini gösterircesine gerçeklik ve anı-sanrı birlikteliği üzerinden ekonomisi, siyaseti ve gelecek tasarımı yönünden aynılık izlenimi uyandıran, yumuşak geçişlerle aralarında gidilip gelinen o şöhretli desenleri görüntüler: Berlin ve Paris: Anlatı zemininde  derinlemesine yaşanan evren Berlin, orada hâlâ canlı bir tasarım olarak bulunan Paris’tir; dışarıda bekleyen insansız Stockholm ve son olarak da varış uzamı olarak İstanbul görünür. Öykülerinde ve anlatılarında modern yaşamlardan ve kentlerden yola çıkan yazar  kenti; uygarlık, büyüklük, yalnızlık, özgürlük, kaybolma, acı çekme, boşluk bilinciyle üzerinde kafa yorulması gereken ana imge olarak okurun karşısına çıkarır. Bar ve otellerde, tarih ve uygarlık yapıları karşısında kentli olamamanın bıraktığı boşluk  duygusuyla etrafı dolaşan anlatıcı (baba), ile Tim (oğlu) birbirleriyle buluşmaktan çok bıraktıkları notlarla iletişim kurarlar. Yazaranlatıcı gündelik hayatın dışında süreğen derin anlamlar taşıyan uzamlara hem sessizlikle hem de küçük, yavaş çekimlerle yaklaşır ve  bu  anlatıda daha çok  yaklaşır ona: aradığı  hayata.
Ahmet Oktay Metropol ve İmgelem adlı kitabında kenti ve metropolü biribirinden ayırırken metropolleri; sermaye-emek, merkez-çevre ilişkilerinin, hızın ve aldırmazlığın, temsili ve söylemsel aidiyat biçimlerinin yaşandığı, göçler nedeniyle alt bölgeler barındıran büyük ve karmaşık uzamlar olarak tanımlar; kentleri de ortaçağdan bu yana, toplumsal yaşamın canlılığının ve durgunluğunun, hızlılığının ve donmuşluğunun, zenginliğinin ve yoksulluğunun, neşenin ve kederin en açık biçimde yaşandığı uzamlar olarak. Bu noktadan bakarsak Demir Özlü’nün önceki öykülerindeki anlatıcılar, daha çok sınırlandırılmış büyük, karmaşık, yalnız ve gösterişli olarak betileyebileceğimiz bağımlı uzamlarda dolaşmaktadırlar: Bir Tanca Ayakkabı Satın Alabilmek adlı öyküde anlatıcı, yaşı ilerleyip de meslek sahibi olduğunda yokuş aşağı sıralanmış, büyük apartmanlardan birinde oturmayı düşlemektedir.  Kanal öyküsünde de anlatıcı, buradaki yapıların aynı yükseklikte ve birbirinin tıpkısı olduğunu, şimdiye değin böyle bir cadde görmediğini, bu yapıların karşısında nasıl büyülenmişçesine yürüdüğünü anlatır. Paris’te adlı diğer bir öyküde uzamların içinden gösterişli terasları, renkli ve durmaksızın akan bulvarı, göz alan büyük reklam afişlerini gösterir okura. Önünde Boş Bir Uzam anlatısında ise anlatıcı bir kültürü ve tarihi olan, yaşanmışlık duygusu veren, küçük, gösterişsiz, bozulmamış bağımsız uzamları seçer: “En iyisi Rue du Commerce’e uzanıp, barın köşesinde, bir halk kahvesinde küçük bir fincanda kahve içmekti.”(s41). Göl kenarlarında, parklarda, ara sokaklarda, yalnız uzamlarda  mutlu olur:  “Burası dünyada en rahat ettiğim yer Tim. Korkunç bir Pazar günü kalabalığı yok.”(s.27) Agoralardan, metropollerden,  bağımlı uzamların yapay biçimlerinden uzaklaşır; tarihten ve kültürden arındırılmamış, kentsel dönüşüm aldatmacasıyla istila edilmemiş “insan”ı öne çıkaran bağımsız uzamlara geçer ve: “İster imgeleme gücün, isterse gerçek yaşamın bir iki sokağın çevresinde dönsün. En iyisi de bu. Aslında Istanbul’daki mahalleden çıkmak istemezdin. En mutlu olan insanların doğdukları yerde yaşayıp ölen insanlar olduğunu düşünüyordun. Komşu evlerin bacalarını görerek yaşayan küçük bir yaşam. İyi havalarda kendi evinin duvarlarına sırtlarını vererek oturan yalın insanlar. Tanıdıkları, dostları olan alçak gönüllü bir yaşamı sürdürenler. Bu gerekliydi sana da.”(s.67) sözleriyle aradığı “küçük” hayatı anlatır.

MİNİMALİST (DOĞALCI)YAKLAŞIMLAR
Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya Çıkışı ve Çözülüşü” adlı kitabında, günümüzde kapitalizmin kentlerde bir “topluma” dönüştüğünü vurgulayan Murray Bookchin; “büyü veya öl” zihniyetinin bireyin günlük yaşamına sızdığını, bu metalaşan bireylerden “yalnız kalabalık” anomalisinin ürediğini ve artık eleştirmek yerine boyun eğen bir ideolojinin yaygınlaştığını ekler. Bunların karşısında bireyselliğin topluluk bağlarıyla karşı karşıya gelmeyeceği daha ekolojik, akılcı, sanatsal bir toplum yaratmayı düşler. Günümüzde artık sanatsal ürünlerde açık ya da örtük olarak bu  düş, nesnelerin biçimlerinde, uzamların tasarımlarında, “hız”dan hızla uzaklaşan sessizlikte ve gerçek uzamlarda, doğal  ve insandan yana olana yaklaşmada yerini almaktadır.
Demir Özlü’nün boş uzamı, Malevich’in alışılagelmiş resim geleneği içinde bir şey ifade etmeyen  boş kare uzamını anımsatır. Süprematist ressam Malevich'e göre içinde yaşadığımız  bu nesneler dünyası insanların kendi çıkarları için tasarladıkları bir dünyadır ve sanatı artık bu nesnel dünyanın yükünden kurtarmak gerekmektedir. Malevich, kendine bir sığınak uzamı olarak sıfır biçim sunan boş kareyi seçerek dış dünyaya  karşı “insanı”  ve “sanatı” dayatmıştır. 1913’lerin süprematist yaklaşımı, anlatıdaki yöntemlerinden biri de uzamlardaki boşluğu, derinliği göstermek olan  minimalizmi (doğalcılığı) hazırlar. Demir Özlü, bu anlamda Önünde Boş Bir Uzam anlatısında Berlin-Paris-Stockholm ve İstanbul’da süprematizmin (resimsel gerçeklik) uzamlarının içerisindeki boşluklara sığınarak daha derinlerdeki varlık bilincine ulaşır. Modern toplumun toplu gösteri uzamlarının ve agoraların karşısına kişisel sığınak uzamlarını getirir. Geniş, uzun, büyük betisinden uzaklaşarak anlatımını anılarla karışık, anlatı boyunca  sürüp giden “küçük” sözcüğünün karşıladığı ferah, sakin, yaşanılabilen, özlenen, arzulanan ve yazma isteği veren bu uzamlara bırakır:
 “Küçük, birkaç merdivenle çıkılan bir çiçekçi dükkânı. Çiçekler merdivenlere de kaldırımın kenarına da konulmuş. Sonra biraz içerlek bir yerde küçük bir camlı konut halinde bir seyahat bürosu. Göl kıyısındaki bir yat kulübüne giden bir yol… Daha sonra da merdivenle çıkılan bir Hint lokantası. Onun çok yakınında iki katlı, öğrenci otellerine benzeyen tahtadan yapılma sessiz bir otel.” (s.32) 
“Ama bu roman başka çağrışımlara yol açıyor, iç avluya bakan küçük otel odanda okurken romanı.”(s.44)
 “Bunların arasında resim malzemesi satan dükkânlarla, küçük kültür kulüpleri de yer alıyordu. Ardından da ağaçlıklı, büyük olmayan bir alana vardınız.”(s.25)
“Amerikalılara özgü bir kulüp girişi. Bahçe içinde büyükçe bir bina ile ona ek daha küçük yapılar. Suudi Krallığı çok büyük bir konağı satın almış. … Bahçe içindeki büyük konağın -hiç kuşkusuz sokaktaki en büyük konak bu- boş olduğunu düşünüyorsun.”(s.33)
Roman türünün görkem belirtisinden ya da öykünün kurmaca evren vurgusundan uzaklaşıp türler arasında sessizce gezinen “anlatı” türünün  seçilmesi  de minimalist (doğalcı) yaklaşım adına okurun dikkat odağı olur.  Evrensel değerleri ve insanı araması, uygarlıkları yaratan kentlere acı çeken bir bilinçle yaklaşması,  hep sanatı ve yaşama tutkusunu vurgulaması anlatının minimalist (doğalcı) yönünü gösteren diğer özelliklerdir. Ayrıca yazar, anlatısında sorgulamaya en uygun özne olan “sen” anlatımını seçerek bilincin acı çekme sürecini sessiz bir  ustalıkla ve hüzünle yaşatır: “Kimsenin sesi çıkmıyor, kalabalıklar, bastırılmış düşlerin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar. Kendini iyileştirmek için yazdığının düşünse de, ıssız çöllerden ya da Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir “sis” çanı olacaksın sen. Korkma kendini koy ortaya.”(s.12)
“Boş uzam”  kavramı,  işliklerin, evlerin, içindekileri de biçimlendiren çevremizdeki büyük  yapıların ve AVM’lerin bireyler üzerindeki baskısını fark ettirir okura ve unutmaya çalıştığı içindeki o işçi sınıfı bilincini yoklamasını sağlar. Küresel sermayeyi sorgulatır, modern köleleşmenin sonuçlarını gösterir. Tüm bunların ışığında bu  küçük boş kare okura, insanlara mutluluk getirecek bir çağın düş olmadığını, insanlık uğruna verilen her savaşın ne kadar yüce ve ahlaksal olduğunu gösterir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Ahmet Oktay, Metropol ve İmgelem, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
Murray Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Oratya Çıkışı ve Çözülüşü, Çev: Alev Türker, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1994.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder