
BAĞIMLI UZAMLARDAN BAĞIMSIZ
UZAMLARA GEÇİŞ
Demir
Özlü, Önünde Boş Bir Uzam adlı
anlatısında kurgu metodu olarak kullandığı; iki ayrı varoluş uzamının
birbirlerinin içine nasıl işlediğini gösterircesine gerçeklik ve anı-sanrı
birlikteliği üzerinden ekonomisi, siyaseti ve gelecek tasarımı yönünden aynılık
izlenimi uyandıran, yumuşak geçişlerle aralarında gidilip gelinen o şöhretli
desenleri görüntüler: Berlin ve Paris: Anlatı zemininde derinlemesine yaşanan evren Berlin, orada
hâlâ canlı bir tasarım olarak bulunan Paris’tir; dışarıda bekleyen insansız
Stockholm ve son olarak da varış uzamı olarak İstanbul görünür. Öykülerinde ve
anlatılarında modern yaşamlardan ve kentlerden yola çıkan yazar kenti; uygarlık, büyüklük, yalnızlık,
özgürlük, kaybolma, acı çekme, boşluk bilinciyle üzerinde kafa yorulması
gereken ana imge olarak okurun karşısına çıkarır. Bar ve otellerde, tarih ve
uygarlık yapıları karşısında kentli olamamanın bıraktığı boşluk duygusuyla etrafı dolaşan anlatıcı (baba), ile
Tim (oğlu) birbirleriyle buluşmaktan çok bıraktıkları notlarla iletişim kurarlar.
Yazaranlatıcı gündelik hayatın dışında süreğen derin anlamlar taşıyan uzamlara
hem sessizlikle hem de küçük, yavaş çekimlerle yaklaşır ve bu anlatıda
daha çok yaklaşır ona: aradığı hayata.
Ahmet Oktay Metropol ve İmgelem adlı kitabında kenti ve metropolü biribirinden
ayırırken metropolleri; sermaye-emek, merkez-çevre ilişkilerinin, hızın ve
aldırmazlığın, temsili ve söylemsel aidiyat biçimlerinin yaşandığı, göçler nedeniyle
alt bölgeler barındıran büyük ve karmaşık uzamlar olarak tanımlar; kentleri de
ortaçağdan bu yana, toplumsal yaşamın canlılığının ve durgunluğunun,
hızlılığının ve donmuşluğunun, zenginliğinin ve yoksulluğunun, neşenin ve kederin
en açık biçimde yaşandığı uzamlar olarak. Bu noktadan bakarsak Demir Özlü’nün
önceki öykülerindeki anlatıcılar, daha çok sınırlandırılmış büyük, karmaşık, yalnız ve gösterişli olarak betileyebileceğimiz bağımlı uzamlarda dolaşmaktadırlar: Bir Tanca Ayakkabı Satın Alabilmek adlı
öyküde anlatıcı, yaşı ilerleyip de meslek sahibi olduğunda yokuş aşağı
sıralanmış, büyük apartmanlardan birinde oturmayı düşlemektedir. Kanal öyküsünde de anlatıcı, buradaki
yapıların aynı yükseklikte ve birbirinin tıpkısı olduğunu, şimdiye değin böyle
bir cadde görmediğini, bu yapıların karşısında nasıl büyülenmişçesine
yürüdüğünü anlatır. Paris’te adlı
diğer bir öyküde uzamların içinden gösterişli
terasları, renkli ve durmaksızın akan bulvarı, göz alan büyük reklam afişlerini
gösterir okura. Önünde Boş Bir Uzam
anlatısında ise anlatıcı bir kültürü ve tarihi olan, yaşanmışlık duygusu veren,
küçük, gösterişsiz, bozulmamış bağımsız
uzamları seçer: “En iyisi Rue du
Commerce’e uzanıp, barın köşesinde, bir halk kahvesinde küçük bir fincanda
kahve içmekti.”(s41). Göl kenarlarında, parklarda, ara sokaklarda, yalnız
uzamlarda mutlu olur: “Burası
dünyada en rahat ettiğim yer Tim. Korkunç bir Pazar günü kalabalığı yok.”(s.27)
Agoralardan, metropollerden, bağımlı uzamların yapay biçimlerinden
uzaklaşır; tarihten ve kültürden arındırılmamış, kentsel dönüşüm aldatmacasıyla
istila edilmemiş “insan”ı öne çıkaran bağımsız uzamlara geçer ve: “İster imgeleme gücün, isterse gerçek yaşamın
bir iki sokağın çevresinde dönsün. En iyisi de bu. Aslında Istanbul’daki
mahalleden çıkmak istemezdin. En mutlu olan insanların doğdukları yerde yaşayıp
ölen insanlar olduğunu düşünüyordun. Komşu evlerin bacalarını görerek yaşayan
küçük bir yaşam. İyi havalarda kendi evinin duvarlarına sırtlarını vererek
oturan yalın insanlar. Tanıdıkları, dostları olan alçak gönüllü bir yaşamı
sürdürenler. Bu gerekliydi sana da.”(s.67) sözleriyle aradığı “küçük” hayatı
anlatır.
MİNİMALİST (DOĞALCI)YAKLAŞIMLAR
“Özgürlüğün Ekolojisi: Hiyerarşinin Ortaya
Çıkışı ve Çözülüşü” adlı kitabında,
günümüzde kapitalizmin kentlerde bir “topluma” dönüştüğünü vurgulayan Murray
Bookchin; “büyü veya öl” zihniyetinin bireyin günlük yaşamına sızdığını, bu
metalaşan bireylerden “yalnız kalabalık” anomalisinin ürediğini ve artık eleştirmek
yerine boyun eğen bir ideolojinin yaygınlaştığını ekler. Bunların karşısında
bireyselliğin topluluk bağlarıyla karşı karşıya gelmeyeceği daha ekolojik,
akılcı, sanatsal bir toplum yaratmayı düşler. Günümüzde artık sanatsal
ürünlerde açık ya da örtük olarak bu
düş, nesnelerin biçimlerinde, uzamların tasarımlarında, “hız”dan hızla
uzaklaşan sessizlikte ve gerçek uzamlarda, doğal ve insandan yana olana yaklaşmada yerini
almaktadır.
Demir
Özlü’nün boş uzamı, Malevich’in
alışılagelmiş resim geleneği içinde bir şey ifade etmeyen boş
kare uzamını anımsatır. Süprematist
ressam Malevich'e göre içinde yaşadığımız bu nesneler dünyası insanların kendi çıkarları
için tasarladıkları bir dünyadır ve sanatı artık
bu nesnel dünyanın yükünden kurtarmak gerekmektedir. Malevich, kendine bir sığınak
uzamı olarak sıfır biçim sunan boş kareyi
seçerek dış dünyaya karşı “insanı” ve “sanatı” dayatmıştır. 1913’lerin süprematist yaklaşımı, anlatıdaki
yöntemlerinden biri de uzamlardaki boşluğu, derinliği göstermek
olan minimalizmi (doğalcılığı) hazırlar. Demir Özlü, bu anlamda Önünde Boş Bir Uzam anlatısında Berlin-Paris-Stockholm
ve İstanbul’da süprematizmin (resimsel gerçeklik) uzamlarının içerisindeki
boşluklara sığınarak daha derinlerdeki varlık bilincine ulaşır. Modern toplumun
toplu gösteri uzamlarının ve agoraların karşısına kişisel sığınak uzamlarını
getirir. Geniş, uzun, büyük betisinden uzaklaşarak anlatımını anılarla karışık,
anlatı boyunca sürüp giden “küçük”
sözcüğünün karşıladığı ferah, sakin, yaşanılabilen, özlenen, arzulanan ve yazma
isteği veren bu uzamlara bırakır:
“Küçük, birkaç merdivenle çıkılan bir çiçekçi
dükkânı. Çiçekler merdivenlere de kaldırımın kenarına da konulmuş. Sonra biraz
içerlek bir yerde küçük bir camlı konut halinde bir seyahat bürosu. Göl
kıyısındaki bir yat kulübüne giden bir yol… Daha sonra da merdivenle çıkılan
bir Hint lokantası. Onun çok yakınında iki katlı, öğrenci otellerine benzeyen
tahtadan yapılma sessiz bir otel.” (s.32)
“Ama bu roman başka çağrışımlara
yol açıyor, iç avluya bakan küçük otel odanda okurken romanı.”(s.44)
“Bunların arasında resim malzemesi satan
dükkânlarla, küçük kültür kulüpleri de yer alıyordu. Ardından da ağaçlıklı,
büyük olmayan bir alana vardınız.”(s.25)
“Amerikalılara özgü bir kulüp
girişi. Bahçe içinde büyükçe bir bina ile ona ek daha küçük yapılar. Suudi
Krallığı çok büyük bir konağı satın almış. … Bahçe içindeki büyük konağın -hiç
kuşkusuz sokaktaki en büyük konak bu- boş olduğunu düşünüyorsun.”(s.33)

Roman
türünün görkem belirtisinden ya da öykünün kurmaca evren vurgusundan uzaklaşıp
türler arasında sessizce gezinen “anlatı” türünün seçilmesi
de minimalist (doğalcı) yaklaşım adına okurun dikkat odağı olur. Evrensel değerleri ve insanı araması,
uygarlıkları yaratan kentlere acı çeken bir bilinçle yaklaşması, hep sanatı ve yaşama tutkusunu vurgulaması
anlatının minimalist (doğalcı) yönünü gösteren diğer özelliklerdir. Ayrıca yazar, anlatısında
sorgulamaya en uygun özne olan “sen” anlatımını seçerek bilincin acı çekme
sürecini sessiz bir ustalıkla ve hüzünle
yaşatır: “Kimsenin sesi çıkmıyor,
kalabalıklar, bastırılmış düşlerin soluk imgeleri içinde sürüklenip gidiyorlar.
Kendini iyileştirmek için yazdığının düşünse de, ıssız çöllerden ya da
Berlin’deki kanallardan söz etsen de, bir “sis” çanı olacaksın sen. Korkma
kendini koy ortaya.”(s.12)
“Boş
uzam” kavramı, işliklerin, evlerin, içindekileri de
biçimlendiren çevremizdeki büyük yapıların ve AVM’lerin bireyler üzerindeki
baskısını fark ettirir okura ve unutmaya çalıştığı içindeki o işçi sınıfı
bilincini yoklamasını sağlar. Küresel sermayeyi sorgulatır, modern köleleşmenin
sonuçlarını gösterir. Tüm bunların ışığında bu küçük boş
kare okura, insanlara mutluluk getirecek bir çağın düş olmadığını, insanlık
uğruna verilen her savaşın ne kadar yüce ve ahlaksal olduğunu gösterir.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Ahmet Oktay, Metropol ve
İmgelem, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002.
Murray
Bookchin, “Özgürlüğün Ekolojisi:
Hiyerarşinin Oratya Çıkışı ve Çözülüşü, Çev: Alev Türker, İstanbul, Ayrıntı
Yayınları, 1994.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder